• Zaman bu yıl hiç olmadığı kadar hızlı aktı.
    2025, benim için öğretici bir yıldı. Her sabah yeni bir gündemle uyandık; belirsizliğin yeni katmanlarını tanıdık. Siyasi, ekonomik ve sosyolojik çalkantılar neredeyse gündelik hayatın olağan ritmi hâline geldi. Bu yazıda bunların hiçbirine değinmeyeceğim. Bu kez yönümü içeriye çevirmeyi seçiyorum.

    Bir süredir kişisel menkıbemi arıyorum.
    Ama artık şunu biliyorum: mesele bulmak değil, yolda kalabilmek. Bu fark ediş beni yazmaya götürdü. Yazmak iyi geldi. Yazdıkça okudum, okudukça daha yoğun bir düşünsel alan açıldı. Kalbimin kırıldığı yerleri yazmak, kalemi kırar gibi cesaret istiyor. Kolay değil. Ama çok kıymetli.

    Yazdıkça şunu fark ettim: İnsan yaşadıklarını daha geniş bir bakışla ölçebilmeyi öğreniyor. Bu yeti yalnızca duygusal değil, işlevsel de. Zihnimde yeni fikirler ve projeler belirdi. Bunlardan birini yıl bitmeden hayata geçirdim. Kendimi tebrik etmeden önce o süreci anlatmak istiyorum.

    Yazmaya başladığımdan beri zihnime takılan bir soru vardı:
    Bunları başkasına nasıl anlatırım?
    Zamanla şunu gördüm: Başkasına anlatmak, kendine anlatmaktan daha kolay. Bu fark edişle işi zorlaştırmaya karar verdim. Kendi kendime konuştuğum konuları yoğunlaştırmak en zor aşamaydı. Çözümü cesur bir yerde buldum: Kameranın karşısına geçmekte.

    Aslında yıllardır aklımda olan bir fikri, temiz bir niyetle yeniden gündemime aldığımda kapılar ardı ardına açıldı. Artık bunu paylaşabilirim.

    Beni yakından tanıyanlar bilir: Bir şeyi anlatırken olabildiğince sadeleştiririm. İddialı söylemlerden bilinçli olarak uzak dururum. Konu mesleğim olduğunda bu hassasiyet daha da artar. İnsanlar bilgiyi çoğu zaman bir güç aracına dönüştürüyor; ama bunu yaparken dili ağırlaştırıyor, kendilerini anlaşılmaz hâle getiriyorlar.

    Ben bir psikoloğum.
    Ama insanı anlamaya ve anlatmaya çalışırken en sade, en evrensel dili kullanmak istiyorum. Bunun için doğru temayı bulmam zaman aldı. Sonunda şuna karar verdim: Sade bir anlatım, basit metaforlarla başlayacak ve katman katman derinleşecek. Herkesin kendinden bir parça bulabileceği temel konular… Asıl mesele ise bunları kısa ve etkili hâle getirebilmekti.

    Tam bu sırada, tesadüfen yeni kurulmuş bir yapım şirketiyle karşılaştım. Tanıştık, çay içtik. Hayal ettiğim fikri kısaca anlattım. Sağ olsunlar, bana sınırsız bir güven verdiler. Eve döndüğümde masaya oturdum. İki hafta sonunda elimde bir proje dosyası vardı:
    Bir sezon, sekiz bölümden oluşan bir YouTube programı.

    Bu noktada kendime hakkını vermeliyim.
    Her detayı düşündüm. Mimiklerden alt metinlere, kıyafet tonlarından bölümler arası bağlara kadar… Sonra projeyi sundum. Dikkatle dinlediler. Onlardaki heyecan beni daha da motive etti. Senaryo aşamasında proje neredeyse tamamlandı. El sıkıştık. Geriye tek bir şey kaldı: çekim.

    Her bölüm için ayrı bir kravat hazırladık. Doğallığımı korumak benim için kritikti; çünkü ilk kez bu kadar profesyonel bir stüdyoda kamera karşısına geçiyordum. Zamanı iyi kullanmak için tüm sezonu tek günde çekmeye karar verdik.

    Kayıt başladığında, ilk kez kamera karşısına çıkan herkesin bildiği o hâl:
    Far görmüş tavşan.
    Göz başka yere bakıyor, eller başka bir hikâye anlatıyor. Sonra ekip devreye giriyor, yüreklendiriyor. Zamanla adapte oluyorsun. Yoruluyorsun ama her saniyesine değiyor. Çekim bittiğinde içimde derin bir tatmin vardı.

    Eleştiri aşamasında şuna karar verdik:
    Kusursuzluk değil, içtenlik.
    Bu yüzden bazı çekim ve telaffuz hatalarını özellikle bıraktık. Program, hayatı anlamaya çalışan bir insanın kendine sorduğu zor sorulara verdiği cevaplardan oluşuyor. Bölümler ilerledikçe derinleşiyor, bütünleşiyor. Heyecanım ekrana aynen yansısın istedik.

    Kendimle gurur duyuyorum.
    Program çok yakında YouTube ve Instagram’da yayınlanacak. Bu yolculukta hangi kapıların açılacağını ben de merak ediyorum.

    Yeni fikirlerim var. Ama önce yeni yıl dileklerim:
    Bu yılın bana ve sevdiklerime sevgi dolu yollarla öğretmesini, geliştirmesini ve şifalandırmasını diliyorum. Sağlığımız, kazancımız ve farkındalığımız yüksek olsun. Yazmaya burada da devam etmek istiyorum. Gelişmeleri zamanla paylaşacağım.

    O zamana dek,
    sevgiyle kalın.
    Mutlu seneler.

  • Alsace’ın sessiz kasabası Munster’da, canım biraderim Matiss’le yürürken sohbet yine kendiliğinden derinlere aktı. Bizim konuşmalarımız böyle; konu seçmeyiz, ama birbirimizin hayatındaki izlere dokunmadan da geçmeyiz. O gün fark ettiğim bir şey vardı: Matiss’in hayatında hiç karşılaşmadığı bir duygu, benim uzun zamandır içimde taşıdığım bir ağırlığa denk düşüyordu; “umutsuzluğa bağlı yenilgi.”

    Bunu o anda dile getirmedim. Akşamın sıcaklığı, festivalin hafifliği bozulmasın istedim. Gülerek eve döndük; soğuk hava bile bize yol arkadaşlığı yapıyordu. Fakat gece, oda karanlığa gömülünce düşünceler uykumdan haraçlarını almaya geldiler.

    Bu duygu kıyaslamakla ilgili değil. Bir üstünlük yarası da değil. Daha çok, insanın kendine bile açıklamakta zorlandığı bir hayret: “Demek bazıları böyle bir hissi hiç tanımadan büyüyor.” , “Demek başka ihtimallerde varmış.” Benim dünyamda hayatın erken dönemlerinden beri hep bir kırılgan eşik vardır. İnsanları önemserim, onları kulaklarımla dinlerim, ihtiyaçlarını duyarım. Annemden ve babamdan aldığım etik pusulayı korurum. Fakat tüm bunların ötesinde, başarıya giden yolun çoğu zaman çalışmanın değil, görünmeyen dengelerin eliyle belirlendiğini defalarca gördüm.

    Eşitlik fikri kulağa daima asil geliyor, ama gerçek hayat onu pek az destekliyor. İçinde yaşadığım ülkede bu kelime çoğunlukla rafine bir hayalden ibaret kaldı. Bir psikoloji işçisi olarak toplumsal çürümeyi yakından görmek, bu hissi yalnızca daha belirgin kılıyor. Geleceğe dair umut tanelerinin nasıl azar azar eksildiğini izliyorsun; yerine hiçbir şey dolmuyor.

    Matiss’in dünyasında olmayan şey tam da burada ortaya çıkıyor. Onların yaşamı fazla süse ihtiyaç duymayan türden: marketten günlük yiyecekler, gerektiğinde alınan kıyafetler, erişilebilir bir düzen. İhtiyaçların makul olduğu bir yerde zihin de fazla gürültü üretmiyor. Parayı sadece çözüm üretmek için tasarlanmış araçlara harcıyorlar.
    Sadelik, bazı yüzlere şaşırtıcı bir berraklık bırakıyor.

    Onlar için seviniyorum. Bizim içinse yol daha dolambaçlı, bunu kabul ediyorum.
    Yine de gece düşündükçe şunu fark ettim: Bu boynu büküklük tamamen karanlık değil. İçinde, insanın kendi sınırını anlamaya çalışmasından doğan bir açıklık var.

    Belki umut, büyük değişimlerin gelmesi değil; insanın kendi payına düşeni artık daha net görmesi.
    “Tüm yükü ben taşımıyorum” diyebildiği o küçük an.

    Kesin bir cevabım hâlâ yok.
    Ama ilk defa, bu sorunun içinde ilerleyebileceğim bir yön sezdiğimi söyleyebilirim.
    Bazen bu kadarı bile fisosif’in adım atmasına yeter.

    Sevgiler.

  • Bir cümle doğar.
    Ve o cümlenin nereden geldiğini asla tam olarak bilemezsin.
    Bir anda zihinde belirir, sanki seninmiş gibi hissedersin.
    Oysa belki de, bir milletin en derin yerinden “kolektif bir bilinçten” süzülmüştür.

    Bir ışık söner, bir fikir yanar.
    İkisinin arasında bir fark yoktur; yalnızca beden değişmiştir.
    Çünkü bazı insanlar yalnızca bir ömrü değil, bir çağın düşünme biçimini de kurarlar.

    Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk onlardan biridir:
    Bir bilincin, bir halkta vücut bulmuş hâli.

    “Ben düşünüyorum” diyen bir ulus yaratmak için,
    önce “ben” demeyi öğretmişti.
    Her yurttaşın içinde yankılanan o sade ama sarsılmaz ses,
    aslında hâlâ onun sesidir.

    Biz konuşmaya başladığımızda,
    o cümle sürmeye devam eder:
    Cumhuriyetin diliyle,
    özgürlüğün anlamıyla,
    vicdanın nabzıyla.

    O’nu anlayan başka konseptlere ihtiyaç duymaz.
    Açtığı yol, gösterdiği hedef tek başına yeterlidir.
    Elbette anlamak, yüksek vicdan, haysiyet şeref gerektirir.

    Tarih bir aynadır.
    Ve biz, o aynada kendimize baktığımızda onu görürüz:
    Düşünürken, çalışırken, direnirken.

    Atatürk artık bir beden değil;
    düşüncenin kendi içinden doğan bir ritimdir.
    Bir milletin var olma biçimidir.

    O yüzden 10 Kasım, bir anma değil, bir yankıdır.
    Sessizliğe bürünmüş bir ülkenin,
    yeniden kendi sesini dinleme anıdır.

    9’u 5 geçe hayat donar.
    Herkes aynı anda saygı duruşuna geçer.
    Çünkü bir fikir gerçekten ölmez;
    yalnızca biçim değiştirir, insan değiştirir, çağ değiştirir.

    Her “Atamızı özlüyoruz” cümlesi aslında bir teşekkürdür:
    Bizi düşünen varlıklar hâline getiren vizyonu için, Cumhuriyet fikri için.
    Özgürlüğü, onuru, iradeyi bir yaşam biçimine dönüştürdüğü için.

    Bizim adımıza başlayan o büyük cümle hâlâ yazılıyor:
    Her okulda,
    her laboratuvarda,
    her vicdanlı kararda,
    her dirençli kalpte.

    Ve bir gün yine sessizlik olur.
    Ama o sessizlik bile onun düşüncesiyle aydınlanır.
    Çünkü her nokta, başka bir bilincin başlangıcıdır.

    Atatürk’ün bıraktığı cümle de budur:
    Bitmeyen,
    her nesilde yeniden doğan bir ışık.

    Bana bugün hür irademle kendime ait bir dilde yazma imkanı verdiği için sonsuz minnetle, saygı ve sevgiyle.
    1283, Daima İçimizde.

  • “Yeryüzünün yüzeyi, kozmik okyanusun kıyısıdır.” — Carl Sagan

    İki yüz bin yıldır bu gezegendeyiz.
    Ve onu terk edeli yalnızca altmış dört yıl oldu.
    Henüz evrenin eşiğindeyiz; ne başlangıçtayız, ne de sonundayız.
    Belki tam ortasındayız: bir türün kendini anlamaya çalıştığı uzun bir yolculuğun.

    Göğe bakmayı öğrendik, sonra uçtuk.
    Uçmayı öğrendik, sonra birbirimizle savaştık.
    Ama aynı gökyüzü bizi kıtalar arasında birleştirdi, dünyayı küçülttü, mesafeleri anlamlı kıldı.
    İlerleme asla tek yönlü değildir;
    her buluş hem yıkımın hem umudun eşiğidir.
    Tarih, insanın hatalarla ve mucizelerle dolu bir denge yürüyüşüdür.


    I. Yazının Işığı, Anlamın Sorumluluğu

    Yazı, bir iletişim aracı olmanın ötesinde, insan bilincinin dönüm noktasıydı.
    Altı bin yıl önce kazınan ilk sembollerle düşünce bedenden özgürleşti.
    Artık bilgi yalnızca yaşayanların hafızasında değil, nesillerin ortak belleğinde yaşayabiliyordu.
    Bu, biyolojiyi aşan bir evrimdi.

    Ancak her kazanım bir bedel getirir:
    Hafızamızı dışsallaştırdık, fakat anlamı içselleştirme disiplinini unuttuk.
    Dijital çağ bize sınırsız bilgi sundu, ancak bilgeliğin otomatik gelmeyeceğini de öğretti.
    Evet, bilgi kirleniyor- ama hiç olmadığı kadar erişilebilir.
    Bir gencin elindeki cihaz, Aristoteles’in kütüphanesinden daha büyük bir evren sunuyor.
    Bu bir tehlike değil, bir fırsattır.
    Sorun bilginin bolluğu değil, onu anlamlandırma iradesini kaybetmemizdir.

    “Mesele hafıza kaybı değil, anlam üretme sorumluluğudur.”


    II. Teknoloji: Kader Değil, Araç

    İnsanlık tarihinin her dönüm noktasında aynı soru yankılanır:
    Yeni gücümüzle ne yapacağız?

    Ateş bizi ısıttı da, yaktı da.
    Nükleer enerji hem şifa dağıttı hem gölge.
    Yapay zekâyı yaratıyoruz – korkuyoruz ama duramıyoruz.

    Teknoloji kader değildir.
    Kullanım biçimimiz bizi tanımlar.
    Silahı değil, niyeti sorgulamak gerekir.
    İnsanı yutan bir “makine” yok;
    sadece insanın sorumluluk almaktan kaçtığı sistemler var.

    Teknolojiden korkmak yerine,
    etik aklı onunla birlikte büyütmemiz gerekiyor.


    III. Konforun İronisi ve Cesaretin Çağrısı

    Modern çağın görünmez zinciri korku değil – konfordur.
    Konfor, fark etmeden zihnimizin kaslarını gevşetir; sorgulamayı erteler, eleştiriyi uyutur.

    Değişim risk ister, risk rahatsızlık.
    Bu yüzden çoğu zaman “mevcut düzenin kusurları”na razı geliriz;
    kaos ihtimalinden korkarız.

    Oysa insan, güvenli rutinlerde değil, bilinmeyene atıldığında büyür.
    Her keşif, konfor alanının ötesindedir.

    Özgürlük ile öngörülebilirlik arasında seçim yapmamız gerekmez —
    bilgelik, bu ikisini dengeleyebilme yetisidir.

    Bugünün sorusu şudur:
    Nasıl hem özgür hem sorumlu olabiliriz?


    IV. Kozmik Kıyı: Başlangıç Noktası

    “Yeryüzünün yüzeyi, kozmik okyanusun kıyısıdır.” demişti ya en başında Carl Sagan.

    Biz hâlâ o kıyıdayız, ama bu bir çaresizlik değil.
    Kıyı, ilerlemenin başlangıç noktasıdır.
    Bir adım daha atmak için oradayız.

    Evet, hatalar yaptık – ama bu, yürümeyi öğrenen her varlığın kaderidir.
    İnsanın büyüklüğü, mükemmelliğinde değil, hatalarından sonra ayağa kalkma iradesindedir.

    Biz yıldızlara sadece baktık sanıyoruz,
    ama bakmak da bir başlangıçtır.
    Bugün oraya robotlar gönderiyoruz,
    yarın belki çocuklarımız gidecek.
    Bu yavaşlık bir başarısızlık değil,
    bilincin kendi ritmidir.


    V. Düşünmek: En İnsani Eylem

    İnsanı insan yapan, kusurlarını bilip buna rağmen sorumluluk alabilmesidir.
    Evet, geçmişte savaşlar oldu, sistemler çöktü, uygarlıklar kendi ağırlığı altında ezildi.
    Ama her çöküşten sonra bir yeniden doğuş yaşandı.

    İlerleme, düz bir çizgi değil
    dalgalar gibi geri çekilip yeniden yükselen bir bilinç hareketidir.

    Belki de evrimin bu aşamasında,
    aklın yanı sıra cesareti yeniden tanımlamamız gerekiyor.
    Çünkü artık tehlike cehalet değil —
    bilgiyle ne yapacağımızı bilmemek.

    İnsanın görevi çaresizliğini yüceltmek değil,
    onu anlamlı bir eyleme dönüştürmektir.
    Ve bu eylem, duygusal ağıtlardan değil,
    eleştirel düşünceden doğar.


    Sonuç: Yolculuk Devam Ediyor

    Biz kozmik bir kıyıda mahsur kalmadık.
    Biz, uzun ve karmaşık ama muhteşem bir yolculuğun ortasındayız.
    Ne tamamen bilgeyiz, ne de tamamen kayıp.
    İkisi arasında gidip gelen, öğrenen, hatırlayan, hatasından yeni anlam çıkaran bir türüz.

    Gerçek bilgelik, umutsuzlukta değil;
    kusurlu ilerlemenin onurunda yatar.

    Yıldızlara doğru yürüyen insanın hikâyesi henüz bitmedi.
    Belki de sadece ilk bilinçli sayfasını yazıyoruz.

    Sevgiler.

  • Kapıdan çıkarken dönüp “görüşürüz” dediğimiz o an, yalnızca bir nezaket değildir; insan olmanın en eski, en derin jestlerinden biridir. Çünkü vedalaşma, varoluşun incelikli bir farkındalığıdır. Şempanzeler, filler, yunuslar -sosyal zekâsıyla bilinen tüm bu türler- bir araya geldiklerinde karmaşık selamlama ritüelleri sergiler. Ama ayrılırken? Sessizlik. Yalnızca giderler. İnsan dışında hiçbir tür, ayrılığı ritüelize etmez.

    Bu fark tesadüf değildir. Vedalaşma, iki benzersiz bilişsel yetinin kesişiminde doğar: geleceği tasavvur etme ve ölümü bilme. Başka bir deyişle, zamanın doğrusal akışını, hem başlangıcı hem sonu olan bir çizgi olarak kavrayabilen tek türüz. Bir köpek sahibini kapıda coşkuyla karşılar çünkü “şimdi”yi yaşar; ama ayrılırken vedalaşmaz çünkü “sonra”yı bilemez. İnsan ise her “hoşça kal” dediğinde üç şeyi aynı anda söyler: “Şimdi ayrılıyoruz”, “sonra yeniden buluşacağız” ve sessizce, “bu son buluşmamız olmayacak.”

    Martin Heidegger, insanı “ölüme doğru varlık” olarak tanımlarken, belki farkında olmadan vedalaşmanın varoluşsal temelini de işaret etmişti. Her ayrılık, ölümün küçük bir provasına dönüşür; ama aynı zamanda ölüme karşı verilen en zarif başkaldırıdır. “Tekrar görüşürüz” diyebilmek için, hem sonluluğun hem de geleceğin farkında olmak gerekir. Bir sincap arkadaşına veda etmez; çünkü ne kaybın ne de yeniden kavuşmanın bilincindedir. Sadece uzaklaşır. Oysa insan, ayrılırken bile zamanı taşır: geçmişin hatırasını, geleceğin umudunu ve şu anın ağırlığını.

    Psikolojik düzlemde, vedalaşma yetisi çocuklukta bir eşiği temsil eder. “Güle güle” diyebilen çocuk, yokluğun yok oluş demek olmadığını öğrenmiştir. Bu, yalnızca nesnenin değil; ilişkinin ve hatta zamanın devamlılığını kavramaktır. Bowlby’nin bağlanma kuramı bize güvenli bağlanmayı öğretti ama unuttuğumuz şey şudur: güvenle ayrılabilmek, güvenle bağlanmanın nihai kanıtıdır. Ayrılığın geçiciliğini bilen bir çocuk, artık zamanın farkındadır yani “şimdi”nin ötesine geçmiştir.

    Tam da burada felsefi bir soru belirir: Vedalaşma yetimiz mi bizi insan yaptı, yoksa insan olmamız mı bize vedalaşma yetisi kazandırdı? Dilin evrimsel kökenlerinde, belki de ilk anlamlı cümle “döneceğim”di. Çünkü bu söz, geçmiş, şimdi ve geleceği birleştirir; özneyi, niyeti ve vaadi aynı anda taşır. “Döneceğim” diyebilmek, hem ölümlülüğünü bilip hem de zamana hükmedebileceğini hayal etmektir.

    Modern yaşam ise bu kadim yetiyi sessizce aşındırıyor. Zoom toplantılarından bir anda çıkmak, “görüldü” işaretinin ardından gelen belirsizlik, “çevrimdışı”ya dönüşen sohbetler… Dijital çağ, vedalaşmanın keskinliğini yitirdi. Artık ne tam ayrılıyoruz ne tam buluşuyoruz. Aradaki boşlukta, sürekli bir “ara-varoluş” hâlinde oyalanıyoruz. Bu yeni zaman biçiminde insan, ne tam burada ne de tamamen orada. Hep bir “biraz sonra”, “belki sonra”, “yine yazarım” zamanında yaşıyoruz.
    Bir bakıma, varlığımız bildirim sesine indirgenmiş durumda: Sürekli uyarılan ama hiçbir zaman tamamlanmayan bir mevcudiyet. Bu nedenle modern insan, sürekli “bağlı” ama giderek daha az “temas hâlinde”.

    Belki de modern anksiyetenin görünmez nedeni budur: Evrim boyunca keskin ayrılıklar ve kavuşmalarla şekillenen beynimiz, şimdi bu ritmini kaybediyor. Dijital çağ, bizi “ayrılığın” yokluğuna, “sürekli erişilebilirliğin” boşluğuna mahkûm ediyor. Oysa insan zihni, kapanışı ister; bir selamın, bir vedanın, bir sessiz sonun güvenini arar. “Ara-varoluş” bu yüzden yorucudur: bitmeyen ama hiçbir yere varmayan bir mevcudiyet.

    Kapıdan çıkarken dönüp bakmak, işte en insani jest. Çünkü o dönüş der ki: “Farkındayım, ayrılıyoruz. Farkındayım, ölümlüyüz. Ama yine de, tekrar görüşeceğiz.”
    Belki de medeniyetimizin tamamı, bu üç farkındalığın aynı anda taşınabilmesine dayanır: ayrılığın kaçınılmazlığı, ölümün kesinliği ve geleceğe dair umut.
    Her “hoşça kal”, bu paradoksun içinde söylenir.
    Ve belki de her “hoşça kal”, ölüme rağmen hayatla yapılan küçük bir anlaşmadır.

    Notlarım: Yazıyı hazırlarken çok fazla detayda ister istemez boğuldum. Geceleri enteresan rüyalar gördüm. Kötü rüyalarla baş etmenin kendimce yolunu daha zor soruları düşünerek bu notları almakta buldum. “Her gün veda ederiz ama sadece birinde haklı çıkarız” ile başlayan bu yazı fikrinin finalinde aklımdaki bazı soruları siz kıymetli okuyucularla paylaşmak istiyorum:

    Zamanın dışına çıkabilen tek varlık, neden yine de zamana hapsolur?
    Vedalaşmak mı bizi insan yapar, yoksa insan olduğumuz için mi vedalaşmak zorundayız?
    Ölümü bilip de yaşamayı sürdürebilmek, aklın evrimsel bir başarısı mı yoksa unutmanın bir başka biçimi mi?

    Meraklısına;

    Bu yazı, vedalaşmanın bilişsel ve varoluşsal temellerine dair güncel bilimsel tartışmalardan ilham alır. Salla kazan’a bu platformda tahammül gösterilmez 🙂
    Ayrıntılı okumak isteyenler için:
    The Evolutionary Origins of the Farewell Ritual: Time, Mortality, and the Human Sense of Separation
    Humanities and Social Sciences Communications (2022)
    https://doi.org/10.1057/s41599-022-01061-3

    Sevgiler, Saygılar.

  • Türkiye’de hiçbir sorun konuşularak çözülmez. Çünkü bizde kimse gerçekten dinlemez. Herkesin içinde, karşısındakini duymaktan çok, kendini doğrulatma arzusu vardır.

    Dinlemek sabır ister, merak ister; oysa bizde dinlemek zayıflık sayılır.
    Herkes konuşur, kimse anlamaz. Her söz bir savunmadır, her cümle bir saldırı.
    İnsanlar birbirini duymadığı için değil, duysa bile dayanamamak için susturur.

    Bu ülkede konuşmalar, anlaşılmak için değil; kendini haklı çıkarmak için yapılır.
    O yüzden hiçbir masa çözüm üretmez. Masalar, yaraların kabuğunu kaldırır; bir anlığına herkes kanar, sonra yine sessizlik olur.


    Sesin Yerine Geçen Ton

    Bizde ses tonu, düşüncenin yerini almıştır.
    Ne kadar bağırırsan, o kadar haklısındır.
    Çünkü akıl, duyguların gürültüsünde kaybolmuştur.

    Bir fikir savunulmaz bizde; kutsanır ya da linç edilir. Arada kalan yoktur.
    Hamaset, bir tür toplumsal savunma mekanizmasıdır: korkunun, yetersizliğin, utancın üstünü örter.
    Kükremek çaresizliği gizler. Sloganlar, düşüncenin yorgun yerlerini kapatır.

    Ve böylece akıl geri çekilir, duygu sahneyi tamamen ele geçirir.
    Biz tartışmayız; birbirimize hükmederiz.
    Fikirler çarpışmaz, egolar çarpışır.
    Bu yüzden her kavga aynı şekilde biter: kimse kazanmaz, ama herkes kendini galip ilan eder.


    İki Monoloğun Çarpışması

    Bizde diyalog, iki insanın konuşması değildir; iki monoloğun çarpışmasıdır.
    Herkes kendi yankısını dinler, diğerinin sesini parazit sanır.

    Oysa diyalog, karşısındakini ikna etmek değil, anlamaya cesaret etmektir.
    Bizde bu cesaret eksiktir; çünkü anlamak, değişmeyi gerektirir.
    Değişmekse korkutur.

    Diyalektik budur zaten: tezle antitezin birbirini yaralayıp sonunda yeni bir şeye dönüşmesi.
    Biz bu dönüşümü göze almayız.
    Bizde fikirler doğmaz; ya babadan kalır ya da ithal edilir. Ötekinin fikri bir başka ötekiye böylece geçer durur.

    O yüzden düşünce hayatımızda doğum sancısı yoktur, sadece tekrar vardır.
    Fikir üretmeyen toplum, slogan üretir.
    Slogan, düşüncenin karikatürüdür.

    Ve en acısı: biz tartışmayı kaybetmekten değil, anlamaktan korkarız.
    Çünkü anladığında, savaştığın şeyin sende de bir parça olduğunu fark edersin.


    Bir Savaş Kültürünün Mirası

    Belki de mesele bugüne ait değildir.
    Biz savaşarak başlamış bir kültürün mirasçılarıyız.
    Orta Asya’dan bu yana kelimeden çok kılıca inanmış bir milletin torunlarıyız.

    Savaşarak var olduk, savaşarak büyüdük, savaşarak sevdik.
    O yüzden barışın dili bize hâlâ yabancı.

    Bizde “konuşmak” hiçbir zaman bir uzlaşma biçimi olmadı; hep bir tehdit gibi algılandı.
    Çünkü konuşma eşitlik ister, göz hizasında olmayı gerektirir.
    Oysa biz ya yukarıdan konuşmaya alıştık ya da aşağıdan dinlemeye.
    Eşitlik bizi rahatsız eder.

    Tarihin bize mirası bu: otoriteye boyun eğenle, otorite kurmaya çalışan arasında sıkışmış bir zihin.
    Bu yüzden her kuşak, bir öncekini tekrarlıyor; aynı yaraları aynı cümlelerle kaşıyoruz.

    Dinlemeyi öğrenemedik, çünkü sessizlik hep bir yenilgi gibi öğretildi bize.


    Susmayı Öğrenmek

    Belki de artık konuşmayı değil, susmayı öğrenmemiz gerekiyor.
    Ama bu kez korkudan değil, anlamak için.

    Belki de çözüm, sesimizi yükseltmekte değil, birbirimizin sessizliğine katlanabilmekte.
    Bir ülke, dinlemeyi öğrendiği gün büyür.

    Biz ise hâlâ bağırarak anlaşmaya çalışan bir halkız.
    Ama bir gün, yorgunluğumuz sesimizi bastıracak.

    O gün geldiğinde, kimse kimseyi susturmak istemeyecek.
    Çünkü hepimiz nihayet aynı şeyi duyacağız:
    Kendimizi.

  • Bazen güçlü görünmekten yoruluyorum.
    Kırılmamak için ördüğüm o görünmez duvarlar artık bana bile karanlık geliyor.
    Oysa ilk başlarda, insanın en parlak anının savunmasız olduğu anlar olduğunu sanırdım: birine içini açarken, ağlarken ya da “bilmiyorum” diyebildiğinde.
    Sonra hayat, kırılganlığın zayıflıkla karıştırıldığı bir toplumda yaşadığımı öğretti bana.
    Kimse düşmek istemiyor, kimse çözülmek istemiyor.
    Ama belki de çözülmeden dönüşemiyoruz.

    Toplumsal dilimiz bile direnci kutsuyor artık: “güçlü ol”, “arkana bakma”, “kendini koru.”
    Fakat insanı insan yapan şey bazen tam da o koruyamadığı yer değil mi?
    Levinas’ın söylediği gibi, ötekinin yüzüyle karşılaştığımızda bir şey olur içimizde.
    O yüzde bir çıplaklık görürüz. İncinebilirliği görürüz. İnsanın maskesiz hâlini.
    Ve o an bizi sorumlu kılar. Çünkü o yüz bize şunu söyler:
    “Bana zarar verebilirsin, ama verme.”
    Levinas buna “sonsuz sorumluluk” der.
    Yani karşımızdakinin savunmasızlığı, bizi onun koruyucusu yapar — istemesek de.
    Kırılganlığın etiği de burada başlıyor:
    Kendini savunmak yerine açılmayı seçtiğin anda, sadece kendine değil, başkasına da alan açıyorsun.
    Ve belki o anda, güç başka bir anlama bürünüyor.

    Elbette bu her ortamda mümkün değil.
    Her insan bu açıklığı taşımayı hak etmiyor.
    Kimi ilişkiler güvensiz, kimi alanlar zehirli.
    Bunun farkında olmak değerli ama yeterli değil.
    Asıl değerli olan, kırılganlığın barınabileceği insanları ve ortamları mümkün kılmak.
    Birinin incinmeden açılabileceği alanları var etmek.
    Bir başkasının da bu açıklığı taşıyabileceği ilişkileri inşa etmek.

    Peki kimler için kırılgan olabiliyoruz?
    Ve kimler bizim kırılganlığımızı taşımayı hak ediyor?
    Belki de soru bu:
    Kırılganlık bir lütuf değil, bir emanettir.
    Herkesin elinde erimez.
    Kimi eller tutar, kimi eller kırar.
    Bu seçicilik bir kaçış değil; aksine kırılganlığın kendine saygısıdır.
    Çünkü insan ancak orada, yani gerçekten korunduğu yerde, korunmasız olabilir.
    Paradoks budur işte:
    Güvenli olmayan yerde açılmak cesaret değil, bir çeşit kendine ihanettir.

    Kırılganlık yalnızca duygusal bir hâl değil; aslında insanın varoluş koşulu.
    Doğduğumuz andan itibaren bağımlıyız: bir dokunuşa, bir sese, bir bakışa…
    Ama toplum büyüdükçe bize bunun tersini öğretiyor.
    “Güçlü ol” dediklerinde, çoğu zaman “ihtiyaç duyma” demek istiyorlar.
    Oysa insanı dayanıklı kılan şey kimseye ihtiyaç duymaması değil; ihtiyaç duyduğunda da var olabilmesidir.
    Kırılganlık burada bir zafiyet değil, bağ kurma yeteneği hâline gelir.
    Çünkü bağ kurmak, kendini riske atmaktır.
    Ve risk olmadan etik de olmaz.
    Etik, ancak bir başkasının acısını taşıyabildiğimiz anda başlar.

    Belki bu yüzden günümüzün en büyük yoksunluğu, duygu değil, temas yoksunluğu.
    Herkes birbirine çok yakın ama kimse kimseye değmiyor.
    Sosyal medyada gördüklerimiz en parlak anlar: mutluluk pozları, başarı hikâyeleri, filtrelenmiş yüzler.
    Ama hiçbir gönderi şunu söylemiyor:
    “Bugün çöktüm ve birinin desteğine ihtiyacım var.”
    Görünürlük var, ama görünürlük temas değil.
    Aksine, temastan kaçmanın yeni yolu.
    Çünkü görmek başka şey, dokunmak başka.
    Görmek mesafeli kalabilir. Ama dokunmak risk almayı gerektirir.
    Elini uzattığında karşı tarafın da uzatacağından emin olamazsın.
    Belki uzatmaz. Belki tutar ama bırakır.
    İşte o yüzden çoğumuz hiç uzatmıyoruz elini.
    Yalnızlığımızı gizlemek için parlayan imgeler üretiyoruz.
    Oysa gerçek görünürlük, kusurlarda saklı.

    Kırılganlık bu yüzden yalnızca kişisel bir tercih değil, toplumsal bir direniş biçimi.
    Zırhların gürültüsüne karşı sessiz bir açıklık.
    Kendini saklamadan var olmanın politik cesareti.
    Çünkü kırılgan olmak, sisteme “hayır” demektir.
    “Hayır, ben bir makine değilim. Üretim birimi değilim. Her gün aynı tempoda işlemiyor içim.
    Bazen yavaşlarım. Bazen dururum. Bazen çökerim. Ve bu benim hakkım — tıpkı hepimizin sahip olduğu gibi.”

    Belki yeniden başlamanın yolu da buradan geçiyor:
    Kırılgan olmayı yeniden öğrenmekten.
    Çünkü kırılganlık, insanın insana duyduğu güvenin başka bir adıdır.
    Birinin yanında maskesiz durabilmek, o anın ağırlığını paylaşabilmek, sessizce anlaşılabilmek…
    Bütün bunlar hâlâ mümkün.
    Yeter ki cesareti gücün değil, açıklığın içinde arayalım.

    Ve ben hâlâ inanıyorum ki bazen düşmek gerek.
    Bazen çözülmek gerek.
    Belki de en çok o anlarda insanız.
    Duvarlarımın karanlık geldiği günlerde artık onları yıkmayı deniyorum – yavaş yavaş, taş taş.
    Çünkü sonunda bizi kurtaracak olan şey, kimseye zarar vermeden dayanıklı olmak değil;
    birbirimizin kırılganlığında insan kalmayı başarabilmek olacak.
    Ve bu, yalnız başarılacak bir şey değil.
    Ancak birlikte, yan yana, el ele başarılabiliyor.
    Elimizde olan her günde, kendi duvarlarımızı yıkıp insanlığı yüceltecek kaleler inşa etmek…
    Sanırım asıl mesele bu.

    Sevgiyle.

  • Sağımda solumda onca cefakâr, emektar, saygılı insan var. Gazeteciler, askerler, polisler, doktorlar, öğretmenler… Her biriyle keyifli ve derin dostluklar paylaşıyoruz. Kendimi şanslı hissediyorum. Bunun en temel sebebi onlara kıyasla genç bir yaşta onlarla hayatı paylaşabilmemdir. Her gün yeni şeyler öğreniyorum. Öğrendiğim bilgilerin çoğu benim ya yeni doğduğum yıllar ya da ben henüz bu dünyada olmadığım dönemlere ait. Bilgi ve tecrübenin müthiş özelliğinin burada saklı olduğunu hissediyorum: o yılları yaşamadan, yaşayanlardan öğrenebilmek.

    Bu değerli insanların birçoğu ciddi süreler ülkelerine kendi alanlarında üstün başarılarla hizmet etmiş. Ülkenin içinden geçtiği en sıkıntılı dönemlerde bile yılmadan çalışmışlar. Yaşamlarının her döneminde sadece doğruyu savunmuş, defalarca önlerine altın tepsilerde sunulan fırsatları tereddüt etmeden ellerinin tersiyle itmişler. Makam, şan, şöhret… Haksızlığa göz yumma koşuluyla teklif edilen paralar, imkanlar, mevkiler… Hepsini reddetmişler. Tevazu içinde hayatlarını bu güne kadar getirmişler. Samimiyetle söyleyebilirim ki her biri ayrı bir başarı hikayesi.

    Gelelim madalyonun diğer yüzüne…

    Ortak yönleri, birbirlerini tanımasalar bile, benim fikrimce haklarının hiçbir zaman tam olarak teslim edilmediği yönünde. Hak ettikleri övgüleri alamadıkları gibi, sadece işlerini büyük bir özveriyle yapmalarına rağmen günün sonunda ötekileştirilip kenara itilmiş olmaları… Bugün maddi ve manevi bu koşullarda olmamalılar. Kendileri parmakla gösterilmesi gereken insanlar oldukları halde sosyal anlamda yalnız bırakılmışlar.

    Bu durum gerçekten can sıkıcı. Bir övgü, takdir bekledikleri için değil. Ama en azından bu kadar dürüst, onurlu ve kirlenmemiş kalabildikleri için bile bugün bu yalnızlığı paylaşmamalılar.

    Belki konuyu duygusal bir yönden ele aldım. Katılıyorum. Ama bir vatandaş vazifesi ne olursa olsun ona verileni fazlasıyla başarmış, üstüne çevresine de iyi örnek olmuş ve olmaya devam ediyorsa, en azından yalnızlaştırılmamalı. Çünkü bu günümüz dünyasında bana kalırsa ödüllendirilmesi gereken bir davranış.

    Oysa ahlaki yozlaşma bugün bu insanları “çağın insanı olmamak”la suçluyor. Dürüst olmak, özverili olmak cezalandırılıyor. Mevcut sistem bu değerli insanları çarktan çıkarıp yerlerine onların özverisinde, saygısında, niteliğinde olmayan insanları yerleştiriyor.

    Peki böyle insanlara nasıl hak ettikleri değeri verebiliriz?

    Bu insanlar sahip oldukları iyi kalp ve tecrübeyle toplumda hala birçok sorunu tamir etmeye katkı sunabilir. Akıl danışılacak insanlar olabilir. Ama kenara itilmiş durumdalar ve kim bilir, belki de değersiz hissediyorlar.

    En azından şunu yapabiliriz: Onların yıllardır korudukları onurlarına zarar vermemek. Onları görmek, hatırlamak, yanlarında olmak. Belki de hak teslimi buradan başlar. Unutmamaktan, yalnız bırakmamaktan.

    Sanırım toplumsal vicdan, bu değerli insanların önce haklarını teslim edip sonra aldıkları gönüllerle onarılacak. Dilerim ki her biri geri kalan yaşamlarını çoktan hak ettikleri konforda yaşarlar ve ben de onlarla hayatımı paylaşmaya devam edebilirim. Dilerim ki öyle olsun.

    Hayatımı güzelleştiren değerli abilerime, ablalarıma şükranla. İyi ki varlar!

  • Herkes özgürlükten bahsediyor ama kimse özgür olmak istemiyor.
    Çünkü özgürlük, zincirlerini kırmak değil, zincirlerinden mahrum kalmaktır.

    İnsan, özgürlüğü arzuladığını söyler ama konforunu, alışkanlıklarını, bağımlılıklarını bırakmaya yanaşmaz.
    Bu yüzden en büyük yalanımız şudur: “Özgürlüğü istiyoruz.”
    Hayır, istemiyoruz.
    Biz sadece tutsaklığımızı daha parlak zincirlerle bezemek istiyoruz.

    Özgürlük konforu alır.
    Alışkanlıkların çatısını söker.
    Sabah işe gitmemek kulağa özgürlük gibi gelir ama düzeni, maaşı, güvencesiyle birlikte bir dünyayı da siler. Çoğu insan özgürlüğü değil, güvenliği seçer.

    Özgürlük çıplak sorumluluktur.
    Zincirleri kopardığında mazeretler de kopar.
    Devlet yok, patron yok, “şartlar” yok.
    Artık suçlayacak kimse kalmaz.
    Ve bu çıplaklık çoğuna dayanılmaz gelir.

    Özgürlük yalnızlıktır.
    Sürüden ayrılan, “deli” ya da “aykırı” damgası yer.
    Kalabalığın sıcaklığı çoğu kez düşünmenin soğuğuna tercih edilir.
    Romantize ettiğimiz özgürlük, yaşarken çoğumuzun sırtına batar.

    Özgürlük belirsizliktir.
    Zincirler, sıkıcı da olsa öngörü sunar.
    Kopardığında dipsiz bir boşluğa bakarsın.
    Ve çoğu insan boşluktan değil, zincirlerinden medet umar.

    Belki de insan özgürlük istemiyor; sadece zincirlerinin biraz daha rahat, biraz daha gösterişli olmasını istiyor.
    Peki sen?
    Gerçekten özgür olmak ister miydin?

  • Bu aralar havalar bir öyle bir böyle… Bir bakıyorsun güneşli, bir bakıyorsun yağmurlu. Tam da bu geçiş dönemlerinde hepimizin burnu akıyor, boğazı yanıyor, ciddi bir kırgınlık dolaşıp duruyor. Çoğumuzun çözümü belli: hemen vitaminlere sarılıyoruz. C vitamini, magnezyum, çinko… Raflarda ne varsa eve dolduruyoruz.

    Bedenimize faydası tartışılmaz ama bazen unuttuğumuz başka takviyeler de var: ruhu ve zihni besleyenler. İşte benim son günlerde sık sık hatırladığım beş küçük öneri:

    1. İyi hissettiğin bir yerde bir saat teknolojisiz zaman geçir.
    Telefonu kenara bırakınca önce biraz huzursuz oluyorsun. “Acaba bir şey kaçırıyor muyum?” düşüncesi gelip gidiyor. Ama sonra yavaş yavaş fark ediyorsun: aslında hiçbir şeyi kaçırmıyorsun, aksine kendine kavuşuyorsun. Bir parkta, bir kafede ya da evde sevdiğin köşede ekranlara bakmadan kalmak, zihin gürültüsünü susturuyor. Ve o sessizlikte, kendi iç sesinle tanışıyorsun yeniden.

    2. Bu hafta üç farklı insanla en az on dakika sohbet et.
    Bazen küçük bir muhabbet günün bütün ağırlığını alıyor. Kapı komşunla ayaküstü iki laf etmek, iş arkadaşına kahve molasında içini dökmek, uzun süredir aramadığın bir dostunu aramak… Bunların her biri bağışıklık sistemine iyi gelen minik mutluluk iğneleri gibi. Çünkü insan, varoluşsal yalnızlığını ancak diğer insanlarla bağ kurarak hafifletiyor.

    3. On beş dakika yürüyüş yap.
    Spor salonuna gitmeye gerek yok. Kısa bir yürüyüş bile hem kan dolaşımını hızlandırıyor hem de günün stresini eritiyor. Ama asıl güzellik şurada: adım attıkça şimdiki ana odaklanıyorsun. Yaprakların hışırtısı, kuşların sesi, ayaklarının altındaki toprak… Yürürken aslında meditasyon yapıyorsun fark etmeden. An’da olmanın en basit yolu bu.

    4. Düşüncelerini kaleme al.
    Defterin sayfalarına dökülen cümleler, zihnin içinde biriken yükleri hafifletiyor. Yazdıkça kafanın içinde dönüp duran sorular toparlanıyor. Bazen sadece üç cümle yazmak bile yetiyor: “Bugün kendimi yorgun hissettim ama yürüyüş bana iyi geldi.” Bu basit eylem, iç dünyanı dış dünyaya çevirmenin en saf hali. Kendi hikâyeni yazarken aslında kim olduğunu keşfediyorsun. Şu an blogda olduğu gibi.

    5. Haberleri ve başkalarının krizlerini kişisel mesele haline getirme.
    Kronik stres bağışıklığın en büyük düşmanı. O yüzden sadece vitamin değil, biraz sohbet, biraz yazı, biraz yürüyüş, biraz da sessizlik gerekiyor. Ama en önemlisi şu: haberlerdeki kötü olayları, sosyal medyadaki tartışmaları, başkalarının krizlerini kendi omuzlarına yüklemeyi bırak. Bizler ölümlüleriz; bu kısa hayatta her şey bizimle ilgili değil, bizimle ilişkili de değil. Enerjini sadece elinde olan şeylere harca. Başkalarının dramalarında rol alma. Sadece sana ait olan hayatı yaşa.

    Beden kadar ruhu da beslediğimizde, hastalıkların bize uğrama şansı çok daha azalıyor.

    Ama daha da önemlisi:
    Yaşarken gerçekten yaşamış oluyoruz.

    Sevgiler.