• Trilyonlarca hücre kusursuzca çalışıyor. Peki zihin ne yapıyor?

    Şu an bedeninizde tam olarak 37,2 trilyon hücre var. Her biri kendi başına bir fabrika. Kendi enerji santrali, kendi arşivi, kendi iletişim ağı. Ve bu fabrikaların hiçbiri toplantı yapmıyor, strateji belgesi hazırlamıyor, vizyon sunumu yapmıyor. Sadece çalışıyor. Hatasız, sessiz ve şikâyetsiz. Sabahın dördünde da, öğleden sonra üçte de, siz derin uykudayken de. Durmaksızın.

    Kalbiniz bugün yaklaşık yüz bin kez atacak. Kimse ona “haydi, biraz motivasyon” demedi, kimse onu performans değerlendirmesine tabi tutmadı. Ciğerleriniz bu satırları okurken oksijeni kana karıştırıyor; bunu yaparken ne izin istedi ne de onay bekledi. Bağışıklık sisteminiz, siz şu an ekrana bakırken, vücudunuza sızmaya çalışan yabancı bir proteine karşı tam teçhizatlı bir savaş yürütüyor. Habersizce. Zahmetsizce. Ve büyük ihtimalle kazanarak.

    “Evren,tanrı,allah ya da her ne ise milyarlarca yıl uğraşarak bu harikayı inşa etti. Sonra ona Twitter verdi.”

    Şimdi dışarı çıkın. Bir ağaca bakın. O ağaç, güneş ışığını kimyasal bağa dönüştürüyor; fotosentez denen bu sihir, insanlığın en zeki laboratuvarlarının hâlâ tam anlamıyla taklit edemediği bir işlem. Bir karınca kolonisi düşünün: merkezi yönetim yok, CEO yok, strateji toplantısı yok, motivasyon konuşması yok. Yine de inşa ediyorlar, depoluyorlar, savaşıyorlar. Sistemin kendisi, düşünmeden daha akıllı. Okyanusa bakın: dalgalar kıyıya çarparken kimsenin onayını beklemiyor. Rüzgâr yön değiştirirken komite kararı almıyor. Doğa, bürokratik bir ayak bağı olmaksızın mükemmel işliyor.

    Peki bu muhteşem tablonun ortasında ne var?

    İnsan.

    Beyni, bilinen evrenin en karmaşık yapısı. Seksen altı milyar nöron, yüz trilyon sinaptik bağlantı. Dil icat etti, müzik yarattı, yerçekimini hesapladı, kendi türünün başka bir gezegene taşınmasını planlıyor. Beethoven sağır olduğunda beste yapmaya devam etti, Hubble uzaydaki galaksileri fotoğrafladı, Watson ve Crick hayatın şifresini çözüp çay içmeye gitti. Bu zihin gerçekten de olağanüstü şeyler yapabiliyor.

    Ve bu aynı beyin, aynı gün içinde şunu yapıyor: sosyal medyada yabancılarla anlamsız tartışmalara giriyor, açıkça yanlış olan bir şeye inanmaya devam ediyor, kendine iyi gelmeyeceğini bildiği şeyi yine seçiyor, özür dilemesi gerektiğini bildiği hâlde dilemeden yatağa giriyor.

    “Kalp hiç yorulmadan çalışır. Akıl ise bazen hiç çalışmadan yıllar geçirir.”

    Bu çelişkiyi anlamaya çalışırken bir yerde takılıyorum: Hücreye bak, hata yok. Ağaca bak, şikâyet yok. Karıncaya bak, tembellik yok. Sonra insana bak. Evrenin en gelişmiş varlığı, zamanının büyük bölümünü kendi aleyhine kararlar almak, gereksiz kaygılar üretmek ve geçmişi değiştirmeye çalışırcasına düşünmekle geçiriyor. Üstelik bunu yaparken son derece kararlı ve tutarlı bir şekilde yapıyor. Bu da ayrı bir ustalık sayılmalı belki.

    Bilim buna birkaç açıklama getiriyor elbette. Bilişsel önyargılar, evrimsel miras, prefrontal korteksin evrimsel olarak “yeni” ve dolayısıyla henüz tam oturmuş olmaması… Bunlar gerçek. Ama gerçek olması, ironik olmasına engel değil. Hatta bilimsel bir gerekçeye sahip olmak, ahmakça davranışı daha da tuhaf kılıyor: “Yapmamalıyım, biliyorum, neden böyle olduğunu da biliyorum, yine de yapıyorum.” Bu cümleyi en az bir kez kurduysanız, hoş geldiniz. Burada çoğunluğuz.

    Evren 13,8 milyar yıl uğraştı. Atomları bir araya getirdi, yıldızlar patlattı, gezegenler soğuttu, tek hücrelilerden omurgalılara koşturdu. En sonunda bunu yarattı: düşünebilen bir varlık. Merak edebilen, anlam arayabilen, güzel bulabilen, acı çekebilen ve başkasının acısını hissedebilen bir zihin.

    Ve o zihin şu an büyük ihtimalle birinin kendisi hakkında söylediği bir sözü düşünüyor. Beş yıl önce.

    Belki sorun şu: Hücreler ne yapacaklarını biliyorlar. Ağaçlar ne yapacaklarını biliyorlar. Karıncalar ne yapacaklarını biliyorlar. Sadece insan, ne yapacağını bildiği hâlde başka şey yapabiliyor. Buna özgür irade diyorlar. Çoğunlukla da hakkını layıkıyla kullanıyoruz. Ama arada bir — pek sık olmasa da — o irade devreye giriyor ve insan, gerçekten olağanüstü bir şey yapıyor. Belki de bütün bu ahmaklık, o anları daha parlak göstermek için var.

    Ya da sadece ahmaklık.

    Yazar notu: Bu satırları yazarken üç kez telefona baktım. İkisi gereksizdi. Biri de buydu işte.

    YN 2: Varlığıyla her zaman hayatımı aydınlatan sohbetin fikir babası E.G.’ye selam olsun.

  • Kierkegaard’ın o meşhur, sarsıcı cümlesini bilirsiniz: “Hayat geriye doğru anlaşılır, ancak ileriye doğru yaşanmak zorundadır.” İlk duyduğumda zihnimdeki birçok parça yerine oturuvermişti. Hem derin bir teselli hem de kaçınılmaz bir teslimiyet gizli bu gerçekte.

    Düşünün: Şu an içinden geçtiğiniz karmaşanın, dökülen gözyaşlarının ya da uykusuz gecelerin anlamını ancak o an “geçmiş” olduğunda kavrayabiliyorsunuz. O biten ilişki, kaybedilen iş, “hata” dediğiniz o keskin viraj… Hepsi yıllar sonra bakınca, aslında bütünlüğünü koruyan bir hikâyenin vazgeçilmez durakları gibi görünüyor. “Ah, demek o yüzden öyleymiş” dediğiniz an, sadece zihniniz değil, ruhunuz da bir nebze ferahlıyor.

    Peki, hayatın bu tersine işleyen mekanizmasını anlamak neden bu kadar önemli?

    Çünkü bu farkındalık, pasif bir kabulleniş değil; aksine, belirsizliğin ortasında bir yol haritası edinmektir. Hayatın sonradan okunabilen bir roman olduğunu bilmek, ileriye doğru daha cesur adımlar atmanızı sağlar. Her şeyin “şu an” anlam kazanması gerektiği baskısından kurtulur, kaosun içinde bir bağlam arama telaşını bırakırsınız. Bugün yaşadığınız dağınıklığın yarın bir düzene oturacağını bilmek, o meşhur varoluşsal kaygıyı biraz olsun dindirir. Sadece biraz “ama” bu bile uçurumun kenarında yürürken tutunacak bir daldır.

    Üstelik bu bakış açısı, geçmişle kurduğunuz o sancılı ilişkiyi de revize etmenize yardımcı olabilir. Eski hatalarınızı acımasızca yargılamak yerine, kendinize şu şefkati gösterebilirsiniz: “O gün, elimdeki o kısıtlı haritayla o yolu seçtim.” Bu bir mazeret değil; insanın kendi sınırlılığına duyduğu bir anlayıştır.

    Kierkegaard’ın bu paradoksu, varoluşun özündeki o gerilimi anlatır: İnsan, anlam arayan ama anlamın ancak “son” geldiğinde belireceğini bilen trajik bir varlıktır. Bu yüzden kaygı “angest” onun için bir kusur değil, özgürlüğün ağır ama kıymetli bedelidir. Seçebiliyorsanız, kaygı duyuyorsunuzdur. Kaygı duyuyorsanız, gerçekten yaşıyorsunuz demektir.

    Belki de en büyük cesaret, tüm bu sisli havaya rağmen o bir sonraki adımı atmaktır. Sonunu göremeden, garantisi olmadan, henüz anlamlandırmadan… Sadece yürüyerek.

    Unutmayın; hayat çözülmesi gereken bir bulmaca değil, deneyimlenmesi gereken bir süreçtir. Ve en berrak anlamlar, genellikle en beklenmedik köşelerde, biz tam da aramayı bıraktığımızda ortaya çıkar.

    Sevginin topraklarında sevginin de ötesinde buluşmak temennisiyle..

  • Birinin kalbinde yer etmek, dünyada sahip olabileceğiniz en değerli şeylerden biridir. Bir arkadaşınızın, iş arkadaşınızın ya da tanıdığınızın sizi başka birine referans göstermesi ise o yerin ne kadar derin olduğunun sessiz bir itirafıdır. Peki bu kadar sıradan görünen bir jest neden bu denli değerli? Gelin birlikte düşünelim.

    Referans, güvenin bir itirafıdır.

    Biri sizi başkasına referans gösterdiğinde aslında şunu söylüyor: “Bu kişi için itibarımı temin veririm.” Bu cümle kulağa basit gelir ama arkasında inanılmaz bir ağırlık taşır. Çünkü insan, kendi itibarını başkasının üzerine inşa etmez etmemelidir en azından. Biri bunu yapıyorsa, size olan güveni gerçektir. Yıllar içinde biriken küçük anların, tutulan sözlerin ve gösterilen samimiyetin bir özeti gibidir referans. Ne parayla satın alınır ne de ricayla elde edilir. Sadece yaşanarak kazanılır.

    Neden bu kadar nadir?

    Çünkü bugün herkes bir şekilde “görünür” olmaya çalışıyor. Sosyal medyada binlerce takipçi, parlak sunumlar, etkileyici başlıklar… Ama tüm bu gürültünün içinde gerçek güven sessizce yaşıyor. Algoritma sizi öne çıkarabilir, ama bir insanın size duyduğu güveni kodlayamaz. İşte bu yüzden referans bu kadar değerlidir çünkü gerçektir. Filtresizdir. Ve her geçen gün biraz daha nadir hale gelmektedir.

    İnsan, güvendiği şeyi paylaşmak ister.

    Bunu hepimiz yaşadık. Yıllarca izlediğiniz bir diziyi sevdiklerinize önermek, tadına doyamadığınız restoranı arkadaşınıza söylemek… Bunlar bilinçli kararlar değildir aslında. İçinizden gelir. Çünkü insan iyi olan şeyi tutamaz, paylaşmak ister. Bir insana güvendiğinizde de tam olarak bu olur. Onu başkalarına tanıtmak, içinizden gelen doğal bir dürtüye dönüşür. Referans, bu anlamda sessiz bir sevgi dilidir. “Sen değerlisin ve bunu başkaları da bilmeli” mesajının sözsüz halidir.

    Referans bir çember oluşturur.

    Siz birine değer verirsiniz, o size güvenir ve sizi başkasına tanıtır. O kişi de size güvenir, çembere dahil olur. Zamanla etrafınızda reklama değil, ilişkiye dayalı gerçek bir topluluk oluşur. Bu topluluğun içindeki insanlar birbirini tanır, birbirine güvenir ve birbirini büyütür. Bunu para ile kurmaya çalışanlar olur sponsorlu gönderiler, satın alınmış tanıtımlar… Ama o çemberlerin içi genellikle boştur. Güven olmadan kurulan her yapı, eninde sonunda çatlar.

    Peki referans olmak için ne gerekir?

    Aslında düşündüğünüzden çok daha az. Söylediğinizi yapmak. Aldığınızdan fazlasını vermek. Ve insanların hayatında gerçekten iz bırakmak. Büyük jestlere gerek yok çoğu zaman. Tam zamanında söylenen doğru bir söz bazen bir yılın emeğinden daha derin iz bırakır. Zor bir dönemde yanında olan biri, asla unutulmaz. Sessizce yapılan bir iyilik, yüksek sesle yapılan onlarca övgüden daha uzun süre hatırlanır.

    Referans olmak aslında şunu sormakla başlar: “Bu insan benimle tanışmaktan memnun oldu mu?” Cevap tutarlı bir şekilde “evet” ise, gerisi kendiliğinden gelir.

    Son olarak…

    Referans kültürü, nasıl bir insan olmak istediğimizin en dürüst yansımasıdır. Özgeçmişlerimiz, unvanlarımız, başarılarımız bir kenara birisi sizi başkasına “mutlaka tanışmalısın” diyerek tanıtıyorsa, o an gerçekten bir şeyleri doğru yapıyorsunuz demektir.

    Ve bu his, inanın, çoğu başarıdan daha tatmin edicidir.

    Sevgiler.

  • “İstersen kütüphanelerini de kapat ama benim zihnimin özgürlüğünün üstüne kapatabileceğin ne bir kapı, ne bir kilit ve ne de bir sürgü var.”

    — Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda

    8 Mart, dünya genelinde kadınları anmak, haklarına dikkat çekmek ve kazanımlarını kutlamak için ayrılmış özel bir gündür. Bu gün, yalnızca Amerika’daki eşitlik mücadelesinin ürünü olarak kalmamış; tüm dünyadaki kadınların haklarının farkına varılması adına önemli bir eşiğe dönüşmüştür. Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak tanınan bu kıymetli günde kadınlar, toplumsal, ekonomik ve siyasi alanlarda elde ettikleri başarılar ve sürdürdükleri mücadelelerle anılmaktadır.

    Bu konu hakkındaki düşünsel serüvenim çocukluk yıllarımda başlamıştı. Zihnimi hep meşgul eden bir soruyla yola çıktım: “Neden hiç kadın filozof yok?” Oysa bu soru, yanlış bir öncülün üzerine kuruluydu. Hypatia’dan Mary Wollstonecraft’a, Simone de Beauvoir’dan Hannah Arendt’e uzanan köklü bir kadın düşünce geleneği her zaman var olmuştu; ama bu isimler, erkek meslektaşları kadar görünür kılınmamıştı. Bu yazıda, söz konusu soru etrafında örülen düşüncelerle kadın haklarına dair ön yargılara ve eşitsizliklere karşı bir farkındalık oluşturmayı amaçlıyorum.

    Toplumumuzun kadınlarla ilgili pek çok basmakalıp düşünceye kapıldığı bir gerçektir. “Elinin kiriyle bu işlere bulaşma!” gibi ifadeler, yaşadığımız yüzyılın gerekliliklerine ayak uyduramamış eski düşünce kalıplarının yansımasıdır. Bu basmakalıp yargıların yerini, daha adil bir toplum için daha bilinçli ve eşitlikçi düşüncelere bırakması gerekmektedir.

    Biyolojik cinsiyete dayalı yaklaşımlar, modern çağ için artık geçerliliğini yitirmiştir. Kadınlar, sahip oldukları güç ve yeteneklerle toplumun her alanında belirleyici bir rol oynayabilirler. Bu potansiyeli desteklemek; kadınların yalnızca bir gün değil, her gün hak ettikleri değeri görmelerini sağlamak açısından büyük önem taşımaktadır.

    Düşünce dünyamızdaki cinsiyet temelli önyargıları sorgulamak; eğitimden iş hayatına, siyasetten gündelik ilişkilere kadar pek çok alanda daha adil bir toplumun kapılarını aralayacaktır. Kadınların güçlü, yetenekli ve eşit bireyler olduğunu içselleştirmek, toplumsal dönüşüm için atılacak en temel adımlardan biridir.

    Kadın filozof sorusuna kendimce verdiğim yanıt şudur: Herkesin felsefe yapma potansiyeli ve hakkı vardır; ancak eşit fırsat ve görünürlük sağlanmadığında kadın filozoflar erkekler kadar tanınamaz, fark edilemez. Yeterli fırsat eşitliği tanındığında ise kadınlarımızın başarıları hem daha görünür olacak hem de artmaya devam edecektir, nitekim artmaktadır da.

    Sonuç olarak, 8 Mart yalnızca bir kutlama gününün ötesinde; düşünce dünyamızdaki önyargılara karşı cesur bir meydan okuma çağrısıdır. Kadınların gücünü ve değerini tam anlamıyla kavramak, daha eşitlikçi, adil ve bilinçli bir toplumun inşasına katkı sağlayacaktır. Bu günü bir çiçekle geçiştirmek değil, cinsiyet temelli önyargılara karşı cesurca durmak ve toplumsal bir değişim için somut adımlar atmak gerekmektedir. Bu vesileyle başta kıymetli eşim, annelerim ve kız kardeşim olmak üzere yaşamıma ilham katmış tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyor; Çağdaş Türk kadınının bugün sahip olduğu haklar için büyük şükran borçlu olduğumuz Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü de saygıyla anıyorum.

    Not: Bu yazıyı geçtiğimiz yıllarda bir dergide yazmıştım, yeri gelmişken sizlerle paylaşmak istedim.

    Sevgilerle.

  • Bir gün öleceksin. Bunu biliyorsun. Ama şu an bu cümleyi okurken içinde ne hissediyorsun? Büyük ihtimalle hiçbir şey. Belki hafif bir rahatsızlık, hızla bastırılan bir şey. Sonra sayfayı çeviriyorsun, telefona bakıyorsun, kahveni içiyorsun. Devam ediyorsun. İşte tam bu “bu geçiştirme” insanın ölümle kurduğu en yaygın ilişkidir.

    Ben de uzun süre geçiştirdim. Bu yazıyı yazmayı aylarca erteledim. Üşengeçlik diye adlandırdım bunu kendi kendime. Ama üşengeçlik değildi. Kelimeler sıraya dizildiğinde bir şeyler gerçek hale geliyor. Ve gerçek olan şeyler, görmezden gelmeni engelliyor.

    Şunu düşün: var olman için milyarlarca yıllık bir zincirin her halkasının kırılmadan gelmesi gerekiyordu. Atalarından birinin hayatta kalamaması, bir savaşta bir adım daha ileri atması, farklı biriyle evlenmesi — ve sen yoktun. Akıl sır ermez bir şansla bu evrende, bu gezegende, bu bedende buldun kendini. Bunu hak etmedin. Kimse hak etmedi. Sadece oldu. Ve sonra “bir gün” olmayacak.

    Bu dünyanın sistemine alışmak güç. Herkes teoriler üretir; kimileri bu teorileri inanca dönüştürür. Anlaşılır. Belirsizlik insanı yorar, boşluk korkunçtur. Ama tüm teorilerin, tüm inançların, tüm umutların altında şu tek gerçek yatar: doğuyorsak, öleceğiz. Her beşiğin altında bir mezar kazılır. Bu dünyada yaşayan her insanın yüzde yüz emin olabileceği yegâne şey ölümdür.

    Ama modern dünya, bunu kabul etmekte zorlanıyor. Ölüm, hayatın merkezinden alınıp hastanelerin en karanlık köşesine, siyah çerçeveli duyurulara, sigorta poliçelerinin ince yazısına hapsedildi. Yaşlılık “altın yıllar” olarak yeniden markalaştırıldı. Ölüm ise neredeyse bir başarısızlık gibi sunuluyor; sanki yeterince sağlıklı yaşasaydın, yeterince iyi uyusaydın, yeterince organik beslenmiş olsaydın bu sonu erteleyebilirdin. Erteleyebilirsin. Ama bitiremezsin.

    İşte tam burada bir tersine çevirme gerekiyor. Çünkü ölümü ciddiye aldığında, hayat da ciddileşiyor. Bu bir karamsarlık değil tam tersi, bir berraklık. Ani bir mercek gibi odaklanıyor her şey. Hangi ilişkiler gerçekten önemli? Hangi kavgalar boşa harcandı? Hangi sevinçleri erteliyorum, sanki sonsuz bir zamanım varmış gibi? Ölüm düşüncesi bu soruları zorla masaya getiriyor. Ve bu sorular rahatsız edici olduğu kadar, belki de tam o kadar özgürleştirici.

    Antik Roma’nın Stoacı filozofları bunu çoktan biliyordu. “Memento mori” yani “ölümlü olduğunu unutma” onlar için boş bir felsefi egzersiz değildi. Günlük bir pratikti. Her sabah kalktığında, bu günün son günün olabileceğini düşünmek. Marcus Aurelius hem bir imparator hem de bu pratiğin sessiz uygulayıcısıydı. Günlüğüne yazdı: her şey geçer, iktidar da, acı da, şöhret de. Bu geçicilik onu yıkmadı. Aksine, her anı daha dikkatli tutmasını sağladı. Çünkü sınırı bilen insan, sınırın içindekinin kıymetini bilir.

    Budizm başka bir yönden aynı kapıya çıkıyor. Geçicilik yani anicca temel öğretilerden biridir: her şey akar, hiçbir şey kalıcı değildir. Tibetli gelenekte ölüme hazırlanmak, yaşam boyu süren bir pratiktir. Bardo Thodol “Tibetlilerin Ölüler Kitabı” yaşayanlar için yazılmıştır aslında; öleni değil, geride kalanı hazırlamak için. Düşüncenin bu kadar uzak bir coğrafyada bu kadar benzer bir sonuca ulaşması tesadüf değildir. İnsan her yerde aynı soruyla karşılaşıyor: bu ne kadar sürecek, ve bu süre nasıl geçirilmeli?

    Semavi dinler de ölümü hayatın kenarına itmez tam merkezine yerleştirir. İslam’da ölüm bir son değil, asıl yolculuğun kapısıdır. Kabir, mahşer, hesap… bu kavramlar insanı bu dünyada eylemlerinin ağırlığıyla yüzleşmeye zorlar. Hristiyanlık da geçici dünyayı ebedi olanın gölgesinde konumlandırır. Bu geleneklerin ölüme bu denli merkezi bir yer ayırması rastlantı değil. İnsan, bu soruyla tam anlamıyla yüzleşmeden olgunlaşamaz. Bunu binlerce yıldır bilen gelenekler, modern dünyanın unutmaya çalıştığı şeyi hâlâ hatırlatıyor.

    Heidegger bu noktayı farklı bir keskinlikle ifade eder: ölüm, insanı özgün varoluşa çağıran tek olgudur. Başkalarının hayatlarını yaşamak, toplumsal rollerin arkasına saklanmak bunların hepsi ölümün farkındalığından kaçış biçimleridir. Ölümü kabul etmek ise kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmektir. Sartre da benzer bir yerde durur: sonsuz zamanın olmadığı yerde, her seçim daha gerçek, daha belirleyici hale gelir. Ölüm, seçimlerimizin ağırlığını artıran şeydir. Yani paradoks şu: ölümü düşünenler daha özgür yaşıyor.

    Ben bu çalışmayı bir egzersiz olarak gördüm başlangıçta. Sonra bir ayna olduğunu fark ettim. İnsan ancak kendi sonunu hayal ettiğinde gerçekten neyin peşinde olduğunu görüyor. Neyi sevdiğini, neyi ertelediğini, neden korktuğunu. Bu ayna rahatsız edici. Ama dürüst. Ve dürüst olanlar, güzel olanlardan daha kıymetlidir çoğu zaman.

    Her insanın en az bir kez bu düşünceyle ciddiyetle oturması gerektiğine inanıyorum. Korku için değil. Karamsarlık için değil. Sadece gerçekten yaşamak için. Çünkü ölümü düşünmeden geçen bir hayat, kendine ait olmayan bir hayat gibi geliyor bana. Sonu bilinmeden başlanmış, başkasının senaryosuyla oynanan bir oyun. Oysa sonu biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Ve belki de tek yapılması gereken şey bu bilgiyle, gerçekten, oturup yüzleşmek.

    Yazmak iyi geldi.

    sevgiler.

  • Biz garip bir halkız. Sabah kalabalık bir metrodan inip öğle vakti tıklım tıklım bir çay ocağında oturuyoruz, akşam yine bir sürünün parçası olarak eve dönüyoruz. Yüz yüze, omuz omuza, neredeyse nefes nefese yaşıyoruz. Ama birbirimize bakışlarımızda giderek daha az şey var. Gözlerin içi bir yerde kapanmış, dudaklar bir zamanlar refleks olan “geçmiş olsun”u artık kelimesi kelimesine ölçüp biçiyor.

    Bunu görmek için sosyolog olmak gerekmiyor. Bir otobüs durağında beş dakika beklemek yeterli. Kimse özür dilemeden itişiyor, kimse teşekkür etmeden kapıyı geçiyor. Nazik olmak saflık sayılıyor artık; “ne gerek var ki” bakışlarıyla karşılanıyor. Nezaket kuralları ise sanki başka bir uygarlığın mirası gibi duruyor aramızda — müzede sergilenir, günlük hayatta kullanılmaz.

    Peki bu nasıl oldu?

    Saygıyı, sevgiyi, nezaketi büyük oranda rol modellerimizden öğreniriz. Önce aile gelir, sonra toplum. Ama toplumun da bir babası var — ya da öyle anlatılıyor bize. “Devlet baba” diyoruz; sanki ona karşı çocuk olduğumuz, onun bize borçlu olduğu bir ilişki var ortada. İyi. O zaman şunu sormak lazım: Bu baba bize nazik yüzünü ne zaman gösterdi?

    Sürekli fırça yiyen, neden cezalandırıldığını bile tam anlamayan bir çocuktan ne beklenebilir? O çocuk büyür, öğrenir: sisteme güvenme, öne çıkma, fazla dürüst olma. İçini kapat. Baban seni sevmiyor olabilir, ama en azından görünmezsen zarar da görmezsin. Bu savunma mekanizması zamanla karakter oluyor. Nesiller boyu aktarılıyor. Ve biz bugün o karakterin kalabalığında yürüyoruz.

    Ait hissetmediğin birine yardımcı olmak zor. İnsan doğası bu. Aidiyetin olmadığı yerde sorumluluk da zayıflıyor. “Ben mi yapacağım?” sorusu güçleniyor. Ortak alan kirletiliyor, ortak kaygı tükeniyor, ortak dil çözülüyor. Yerine ne geliyor? Boşvermişlik. Ya da sinir krizi. Bazen ikisi aynı anda, aynı yüzde.

    Bir fincan hamaset bize artık hiçbir şey hissettirmiyor. “Ne mutlu” diyorlar, biz susuyoruz. “Gurur duyun” diyorlar, biz iç çekiyoruz. Çünkü gurur karşılıklı bir şeydir — verilen değeri, görülmeyi, korunmayı gerektirir. Hiçbirini almadan gurur üretmek, boş bir kabın içinde sesi yankılamaya çalışmak gibi. Çıkan şey gurur sesi değil, boşluk sesi.

    Temel sorunlarımızı konuşmadan detaylara odaklanmamız bekleniyor bizden. Kaldırımlar bozukken estetik kaygı taşımak, güven sarsılmışken vatandaşlık bilinci geliştirmek, görülmemişken nezaketi içselleştirmek. Bütün bunlar mümkün, ama çok daha zor. Ve bu zorluğun faturası sürekli bireye kesiliyor. Suçumuz onun çocukları olmakmış gibi hissediyoruz bazen. Doğduğumuz topraklar, konuştuğimiz dil, taşıdığımız pasaport — bunlar bizim seçimimiz değildi. Ama bu coğrafyanın yükü omuzlarımıza biniyor, bakışlarımıza yansıyor, dilimizi kesiyor.

    Bu tablonun üzerine bir de “evsizlik” hissi biniyor. Fiziksel bir evden bahsetmiyorum; doğduğun, sokağını bildiğin yerde ruhunun kendini misafir gibi hissetmesinden bahsediyorum. Kendi bahçende tanıdık bir yabancı olmak bu. Kararların senin dışında alındığı, kuralların sana sorulmadan konulduğu bir hayatta figüran bile olamamak. Merhametin bir erdem değil, “şüpheli bir işlem” muamelesi gördüğü bu iklimde; iyilik yapmaya çalışırken karşı tarafın “Benden ne koparacak?” diyen gözlerine çarpmak, insanın içindeki o saf pınarı kurutan en sert rüzgar oluyor.

    Bu kadar şeyi bilerek, taşıyarak, içselleştirerek — yine de birbirimize nazik olmayı seçmek bir erdem mi, yoksa aptallık mı? Belki de bu, her şeye rağmen “ben bu kargaşanın bir parçası olmayacağım” demenin en zarif ve en sert yoludur. Bir nevi sivil itaatsizliktir.

    Cevabı bilmiyorum. Ama soruyu sormayı bırakmak, sanırım en tehlikeli teslimiyettir.

    Sevgilerle.

  • İyi olmak çoğu zaman yeterliymiş gibi anlatılır. Daha adil, daha cesur, daha ölçülü olursak hayatın düzeleceği söylenir. Çocukluktan kulağımıza yerleşen bu telkin yetişkinliğe taşınır: İyi ol, doğruyu yap, elinden geleni ver. Sanki ahlaki çaba arttıkça dünya da hizaya girecekmiş gibi bir inanç büyür içimizde.

    Oysa “iyi olma” çabasının içinde gizli bir varsayım vardır: Ortada düzeltilmesi gereken bir aksaklık vardır.

    Adalet, haksızlık olduğunda anlam kazanır.
    Cesaret, korkunun gölgesinde doğar.
    Cömertlik, bir başkasının ihtiyacıyla başlar.

    Erdem dediğimiz her tavır, görünmez bir eksikliğe yaslanır. Bir çatlak, bir bozulma, bir dengesizlik olmadan erdem sahneye çıkmaz. Bu yüzden iyi olmak çoğu zaman hayata yapılan bilinçli bir müdahaledir; akışın zedelendiği yere atılan bir dikiştir.

    Bu bir kusur değildir. İnsan eksik bir varlıktır ve eksiklik eylemi çağırır. Fakat sorun, iyi olmayı son durak sandığımız yerde başlar. Çünkü iyi olmak bir onarma refleksidir; var olmanın saf hali değildir.

    Burada sessiz ama sarsıcı bir soru belirir:

    Eğer her şey yerli yerindeyse, insan ne yapar?

    Modern zihin bu sorudan huzursuz olur. Kendimizi eylemle tanımlarız. Düzeltmek, yetişmek, üretmek… Durgunluk tembellikle eşleşir. Müdahale etmiyorsak geri kalıyormuşuz gibi hissederiz. Sürekli hareket eden bir çağda durmak bir arıza gibi görünür.

    Oysa her etkinlik dışa dönük olmak zorunda değildir.

    Bir şeyi onarmaya çalışmadan bakmak mümkündür.
    Bir sonuç üretmeden düşünmek mümkündür.
    Bir hedefe bağlanmadan varlığın yoğunluğunu hissetmek mümkündür.

    Bu pasiflik değildir. Bu daha yoğun bir etkinliktir. Sessizdir ama derindir. Dış dünyada bir taşı yerinden oynatmaz belki; ama iç dünyada alan açar. Bir yarayı sarmaz; fakat varlığı berraklaştırır.

    Belki de iyi olmakla yetinemeyişimizin nedeni budur. İyi olma çabası bizi hep bir soruna bağlar. Oysa insan yalnızca sorun çözerek büyümez; bakarak, düşünerek ve temas ederek de büyür. Eylem bizi dünyaya yerleştirir. Düşünce ise bizi dünyanın ağırlığından özgürleştirir.

    İyi olma gayreti değerlidir. Ama yalnızca orada durduğumuzda eksik kalırız. Çünkü iyi olmak çoğu zaman bir yaraya yönelir. Oysa insan yalnızca yaralarla tanımlanmaz.

    Bir noktadan sonra soru değişir.
    “Ne yapmalıyım?” yerini “Nasıl var olmalıyım?” sorusuna bırakır.

    Sürekli düzeltmeye çalışan bir bilinç yorulur.
    Sürekli müdahale eden bir zihin sertleşir.
    Sürekli eksik arayan bir göz, sonunda eksiksizliği göremez.

    Bazı anlarda yapılacak en yüksek şey, hiçbir şeyi düzeltmemektir.

    İnsan yalnızca iyi olduğunda değil; hiçbir şeyi onarmaya ihtiyaç duymadan düşünebildiğinde olgunlaşır.

    Asıl özgürlük, iyi olmaktan değil; iyi olmaya ihtiyaç duymamaktan doğar.

    Sevgilerle demeden önce yaşamımı anlamlı kılan tüm paydaşlarımın sevgililer gününü en samimi dileklerimle tebrik ediyorum. Sevgilerleeee…

  • “Affet, geç.”

    Bu iki kelime, toplumun en sık reçete ettiği çözümlerden biridir. Sanki affetmek bir düğmeymiş gibi; bastığınızda acı kaybolur, ilişki onarılır, insan hafifler. Oysa affetmek hiçbir zaman bu kadar basit değildir. Ve daha önemlisi: affetmek her zaman bir erdem de değildir.

    Bu cümleyi kurmak bile bir risk taşır. Çünkü affetmeyi reddetmek, toplumda “kötü insan” olmakla eşanlamlıdır. Size derler ki: “Kin tutmak sana zarar verir.” Ya da: “O da insan, o da hata yaptı.” Belki de en ağırı: “Kendine iyi gelmesi için affet.”

    Peki ya affetmek size iyi gelmiyorsa?

    Bu sorunun cevabı, yıllardır toplumsal bir sessizliğin ardında kalmıştır. Çünkü affetmemeyi savunmak, öfkeyi meşrulaştırmak gibi görünür. Oysa mesele öfke değildir. Mesele, bir hakkın tanınmasıdır: Affetmeme hakkı.

    Affetmek bir erdem olarak sunulduğunda, genellikle bir şey unutulur: Affetmek bir hediyedir. Ve hediye ise zorla alınamaz. Hediye vermek için önce vermek isteyen bir özne, sonra da almayı hak eden bir karşı taraf gerekir. İkisi de yoksa ortada hediye değil, bir dayatma vardır.

    Toplum çoğu zaman affetmeyi bir borç gibi sunar. “Affetmelisin” cümlesi, bir tavsiye değil, bir emirdir. Ve bu emir, çoğu zaman affedilmeyeni meşrulaştırır. Çünkü affedilmesi gereken bir şey varsa, demek ki bir zarar verilmiştir. Ama o zararın boyutu, affetme dayatmasının gölgesinde kaybolur.

    Burada bir çelişki ortaya çıkar: Toplum hem zararı tanır hem de onunla baş etme biçimini dayatır. “Evet, sana zarar verdiler ama sen affet.” Bu cümle, mağduru ikinci kez suçlar. Birinci suç zaten yaşanmıştır. İkinci suç ise affetmediği için “iyileşmeyi reddeden” olarak etiketlenmektir.

    Terapi odalarında da bu baskı sıkça hissedilir. “Affetmezsen iyileşemezsin” cümlesi, sanki affetmek iyileşmenin tek yoluymuş gibi sunulur. Oysa bazı insanlar için affetmek, yarayı kapatmak değil, açık tutmaktır. Çünkü affetmek bazen şu anlama gelir: “Bana yapılan şey kabul edilebilirdi.”

    Hayır. Bazı şeyler kabul edilemez.

    Burası çok önemli bir ayrım noktasıdır: Affetmemek, acıyı taşımaya devam etmek demek değildir. Affetmemek, sınır koymaktır. “Bu bana yapıldı ve bu yanlıştı” demektir. Ve bu cümle, iyileşmenin kendisi olabilir.

    Toplumun affetme dayatmasının arkasında genellikle bir rahatsızlık vardır: Öfkeli insanlar, sistemin düzenini bozar. Affetmeyen insan, “geçmişte kalmış” biri olarak görülür. Oysa geçmişte kalan, affetmeyen değil; geçmişte yaşananı yok sayandır.

    Affetmeme, geçmişi canlı tutmak değildir. Geçmişin gerçekliğini kabul etmektir.

    Dini söylemlerde de bu dayatma çok güçlüdür. “Allah affeder, sen niye affetmiyorsun?” sorusu, tanrı ile insan arasındaki farkı siler. Ama bu fark vardır ve olmalıdır. Tanrı sınırsız affedebilir belki; çünkü tanrı zarar görmez. İnsan ise zarar görür. Ve zarar gören insanın affetmeme hakkı, tanrının affetme kapasitesinden daha önce gelir.

    Burada şunu sormak gerekir: Hangi eylemler affedilemez?

    Toplum bu soruya net bir cevap vermekten kaçınır. Çünkü “affedilemez” demek, bazı sınırların gerçekten var olduğunu kabul etmek demektir. Ve bu sınırlar çizildiğinde, affetme dayatması çöker.

    Bazı şeyler affedilemez. Bir çocuğa verilen zarar affedilemez. Bir insanın onurunu çiğnemek affedilemez. Bir güvenin bilinçli olarak yok edilmesi affedilemez. Bu eylemlerin affedilmemesi, kin tutmak değildir. Gerçekliği tanımaktır.

    Affetmeme, bazen insanı esir alır mı? Alabilir. Ama affetmeye zorlanmak da esir alır. İkisi arasındaki fark şudur: Biri kendi seçiminizdir, diğeri dayatmadır.

    Affetmemeyi seçen insan, çoğu zaman toplumda yalnızlaşır. Çünkü etrafındakiler sürekli “affet, kendine iyi gelsin” der. Ama bu cümle, çoğu zaman karşı tarafın rahatlaması içindir. Affeden insan, sistemin düzenine geri döner. Affetmeyen ise düzeni bozar.

    İşte bu noktada bir özgürlük alanı açılır: Düzeni bozmak.

    Affetmeme, bir direniş biçimidir. “Bana yapılan şey normal değildi ve ben bunu normalleştirmeyeceğim” demektir. Bu cümle, toplumun en çok korktuğu cümledir. Çünkü bu cümle, zararın gerçekliğini kalıcı hale getirir.

    Belki de en önemlisi şudur: Affetmek bir süreç değildir, bir karardır. Ve her karar gibi, bu karar da size aittir. Size ait olmayan tek şey, bu kararı verme zorunluluğudur.

    Affetmemeyi seçtiğinizde, size derler ki: “Sen de bir gün hata yapacaksın, o zaman affedilmek isteyeceksin.” Bu cümle, affetmeyi bir pazarlığa dönüştürür. Ama affetmek pazarlık değildir. Hediyedir. Ve hediye, karşılık beklemeden verilir.

    Siz affetmemeyi seçerseniz, bu bir haktır. Kimse sizden bu hakkı alamaz.

    Toplum bu hakkı tanımadığı sürece, affetme dayatması devam edecektir. Ama siz bu dayatmayı reddettiğinizde, yalnızca kendiniz için değil, affetmeme hakkını savunan herkes için bir alan açarsınız.

    Affetmek bir erdеm midir, tartışmalı bir evet. Hadi Epstein olayını affedin, dünyamızı bu hale getirenleri affedin bakalım. Affedebiliyorsanız eğer şimdiden sizi tebrik ederim. Ben affedebilecek kadar erdemli değilim.

    Affetmemek de bir haktır. Ve bu hak, savunulmaya değerdir.

    Tüm kötülere öfkelerle…

  • Beklemek, zaman geçirmek değildir.
    Bu fark önemlidir. Çünkü bekleyen insan zamanı tüketmez; onu taşır. Beklemek, zamanın üzerinde yürümek değil, onun içinde askıya alınmaktır. Gün akar, kahve soğur, ekran aydınlanır, pencere bulutları geçirir ama bekleyen insan bu akışın dışında durur. Bir “sonra”da.

    Bekleyen insan yaşamaz mı? Yaşar elbette.
    Ama yaşamak için gereken o küçük karar -bu anı seçmek, burada olmak- askıya alınır. Dikkat başka bir yere kayar: gelecek bir cevaba, açılacak bir kapıya, olacak bir şeye.

    En sade bekleyişler bile ağırdır.
    Telefonu elinde tutan insan bileğini titretmez, sesini yükseltmez. Sadece ekrana bakar. Mesaj gelmez. Bir dakika daha geçer. Ekrana yeniden bakar. Bu küçük döngü, insanın kendini ne kadar küçültebildiğini gösterir. Bir cevabın gelmesi için dünya durdurulur; ama bekletilen yalnızca insanın kendisidir.

    Her gün bu küçük beklemeler birikir. Hiçbiri tek başına büyük değildir; ama birlikte, insanın gün içindeki sessiz yerini, içini minik minik kemirir.

    İnsana “sabırlı ol” dendiğinde genellikle bir son ima edilir. Dayanılacak bir yük vardır ve sonunda gelecektir. Bu söz bekleyene bir yapı sunar: son vardır, dayanmak yeterlidir.
    Ama bazı bekleyişlerin sonu yoktur.

    Tıbbi bir sonucu beklemek böyledir. İlk gün endişe vardır; ikinci gün yalnızca bekleyen bir beden kalır. Telefon her çaldığında kalp bir an sıkışır, sonra gevşer. Bu ritim zamanla acı olmaktan çıkar, uyuşmaya dönüşür. Bekleyen insan artık sonucu merak etmez; sadece bitmesini ister.
    Sonun kendisi bile bir rahatlama olur.

    “Bakarız.”
    İki kelime, bu kadar yükü nasıl taşır?
    “Bakarız” diyen sorumluluğu alır ama sonucu vermez. Söz vermez; yalnızca karşısındakini “sonra”ya taşır. Ve “sonra”, insanın en yalnız kaldığı yerdir.

    Bekleyen insan hazırlanır. Planlara bakar, olasılıkları sıralar, soruları evirir çevirir. Bu hazırlık, zihne çözüm gibi görünür; oysa bekleyişi taşımak için kurulan bir iskeletten ibarettir. İnsan, bekleyerek kendini korur. Bazen bu koruma, bekleyenin tek işi hâline gelir.

    Bekleyişin en sinsi tarafı şudur: onu seçmemiş olabilirsin.
    Bir kararın, bir ilişkinin, bir dönemin değişmesini beklemek… Kimse “şimdi bekleyeceğim” diye ilan etmez. Bekle sana yapışır. Fark ettiğinde, çoktan içindesindir.

    Yalnızlık da böyle yapışır.

    Bekleyen insan yalnızdır. Bu yalnızlık kalabalıkta da sürer. Seninle aynı masada oturanlar, aynı havayı solur; ama “sonra”ya senin gibi takılı kalmamışlardır. Onlar “şimdi”dedir. Sen ise şimdinin biraz üstünde, askıda durursun: ne burada, ne orada.

    Peki bekleyen insan en çok ne zaman yorulur?
    Gelmemesinde değil.
    “Artık beklemeyeceğim” dediği anda.

    Çünkü beklemek insana bir anlam verir: beklenen şey önemlidir. Beklemek bittiğinde, o önem de sorgulanır. Beklemekten vazgeçmek, “artık bunu taşımak istemiyorum” demektir. Bu yük, bazen insanın kaldırabileceğinden ağırdır.

    Ama bir noktada bekleyen insan şunu fark eder: bekliyor olmak, yaşamaya yetmez.
    Ve o an -küçük, sakin, dramatik olmayan o an- insanın kendine doğru attığı ilk adımdır.

    Beklemek bir zayıflık değildir.
    Ama bir yol da değildir.

    Sadece insanın durduğu bir yerdir.
    Ve her duruş, bir gün biter.

    Sevginin topraklarında bizleri bekleyenlere selam olsun,

    Sevgiler.

  • Meslek, insanın acısıyla yakın oturma biçimini öğretir bazen.

    Ama bir şeyi öğretemez: Bazı acıların toplumsal bir ismi yoktur. Ve ismi olmayan acı, sessiz bir odada yalnız oturan birinin acısıdır.

    Cenaze olduğunda sistem işler. Toplum yas hakkını tanır; çiçek gönderir, telefon eder, “başsağlığı” diler. Çünkü bir ritüel var, bir çerçeve var. İnsan bu çerçevenin içinde acı çekebilir; çünkü acı çekmek için yalnız kalmasına izin verilmiştir.

    Peki ya cenaze olmadığında?

    Bu soruyu yıllardır taşıdım.

    Bir ilişki yavaş yavaş ölür -kimse ölmemiştir, kimse gitmemiştir bile denebilir. Ama bir gün sabah uyandığınızda, karşınızdaki insanın artık o insan olmadığını hissedersiniz. Bu ölüm ne ani ne dramatiktir. Aksine sakindir, sinsidir. Hiçbir takvim tarihine oturtamazsınız onu. Ve kimse size “başsağlığı” dilemez; çünkü ortada kayıp yoktur -sistemi bu şekilde düşünmemiştir.

    Ya da bir hayal ölür. “Artık küçük değilsin” denilir, “hayat böyle” denilir. Ama küçüklüğün bitti anda, bir şey de bitti; o, dünyaya doğru o özgür ve tüm şeylerin mümkün olduğu his. Bu kayıpla kimse yaslaşmanıza alan açmaz. Çünkü bu kaybın adı yoktur.

    Psikoloji literatüründe buna “ambiguous loss” denir, “belirsiz kayıp”. Kayıp yaşanmıştır ama ne tamamen gitmiştir ne de tamamen buradadır. Ve bu belirsizlik, çoğu zaman cenazeli bir kayıptan daha ağır gelir.

    Elisabeth Kübler-Ross, 1969’da insanın ölüme yaklaşma biçimini beş evreyle tanımladı: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul.

    Zamanla bu evreler bir reçeteye dönüştü; sanki yas beş adımda tamamlanıyormuş gibi. Oysa Kübler-Ross bunu hiçbir zaman söylemedi. Bu evreler bir sıra değil, bir iklimdir. İnsan bu iklimde dolaşır; bazı evrelerde uzun süre kalır, bazılarına hiç uğramaz.

    Ama şunu düşün: Bu evrelere girebilmek için bile önce kaybın “gerçek” olduğunun kabul edilmesi gerekir. Toplum kaybı onaylamadığında, insan kendi içinde bile inkâr evresinden çıkamaz. Çünkü bazen inkâr, “Bu gerçekten bir kayıp mı?” sorusunun kendisindedir.

    İnkâr hâlinde insan şunları düşünür: “Ama o ölmedi.” “Ama biz hâlâ buradayız.” “Ben daha kötüsünü yaşayanlar gördüm.” Bu cümleler kendine karşı bir küçültme biçimidir. Ve aslında hiçbiri yanlış değildir. Her birinde bir gerçek payı vardır. Ama birlikte, acıyı erken kapatmak niyetiyle kurulur.

    Adlandırılmamış kayıplarda öfke daha da karmaşık bir hâl alır.

    Cenazeli bir kayıpta öfke bir yere yönelir: hastalığa, sisteme, kadere hatta tanrıya. Ama ismi olmayan bir kayıpta öfke çoğu zaman insanın kendisine döner. “Neden ben bunu bu kadar hissediyorum?” sorusu, bir suçlama cümlesine dönüşür. İnsan kendine yas tutmak için yeterli bir gerekçe arar; bulamadığında, suçluluk öfkeyi bastırır.

    Bu noktada insan yalnızlaşır.

    Yalnız olmak bir hâl. Yalnızlaştırılmak ise bir yapıdır. Toplumun sessizce verdiği “Bu kadar yas için yeterli bir neden yok” mesajı, aslında şunu söyler: “Acı çekme hakkın yok.” Ve insan bu mesajı içselleştirir. Çünkü bize küçük yaşlardan itibaren hangi duyguların kabul edilebilir olduğu öğretilmiştir.

    Pazarlık evresi ise adlandırılmamış kayıplarda daha keskin bir biçim alır.

    Cenazeli kayıplarda insan “Keşke son kez…” diye düşünür. Ama belirsiz kayıplarda pazarlık daha içe dönüktür: “Keşke fark etseydim.” “Keşke durmasaydım.” “Keşke sormasaydım.” Bu soruşturmanın cevabı yoktur. Çünkü ortada tanımlanmış bir kayıp bile yoktur.

    Bu yüzden pazarlık ve depresyon çoğu zaman iç içe geçer. İnsan hem sorgular hem yorulur. Bu iki evre birlikte sürdüğünde, artık yalnızca kaybın kendisi değil, bu bitmeyen zihinsel yorgunluk da acı verir.

    En zor evre genellikle sondur: kabul.

    Cenazeli kayıplarda kabul, zamanla ilişkilidir. Bir çerçevesi vardır. Ama adlandırılmamış bir kayıpta kabul demek, önce şu cümleyi kurabilmek demektir: “Bu bir kayıptı.” Ve ardından şunu ekleyebilmek: “Ben yas tutma hakkım olduğunu düşünmesem bile, acı çektim.”

    Bu cümleyi kurabilmek, insanın kendine verebileceği en büyük izinlerden biridir.

    Bazen insanlar küçük bir şey anlatır: Bir anı, bir eşya, bir bakış. Ve o anlatıda bir şey açılır. O an yaşanan acının farkındadırlar; ama ona hiç “yas” dememişlerdir. Çünkü kimse onlara bu ismi vermemiştir.

    Oysa bir şeyin adı konduğunda -“Bu benim için bir kayıptı” dendiğinde -her şey değilse bile bazı şeyler yerine oturur. Bu küçük tanınma, çoğu zaman hiçbir teknik çözümden daha derin bir temas yaratır.

    Şunu biliyorum:

    Yas yalnızca cenazeler için değildir. İlişkiler için, hayaller için, geri dönemediğimiz eski hâllerimiz için, bir gün konuşamayacağımız insanlar için de duyulur.

    Toplum bize o alanı açmasa da, ritüeli olmasa da, “başsağlığı” gelse de gelmese de bu acı gerçektir.

    Belki de en önemlisi şudur: İnsanın kendi kendine o ismi verebilmesi. “Bu benim için bir kayıptı” diyebilmesi. Ve ardından, hiçbir takvimle sınırlandırılmadan sağlıklı yas tutabilmesi.

    Çünkü yas, toplumun bize bahşettiğii bir hak değildir.

    İnsan olmanın kendisidir.

    Sevgiler.